Uyumuyor olsak da herkesin kendince sakin zaman geçirmeye
ihtiyacı vardı, o nedenle cumartesi sabaha karşı Butik Kurabiye Vincent’a iyi geceler
dileyerek odama çekildim. Okumaya çalıştım, odaklanamadım. Dolaptan
eski bazı çizimleri çıkarıp ayıklamaya başladım. Tanrım, iyi
ki ben yokken kimse eşyalarımı karıştırmamıştı. Gitmeden hemen
önceki aylardan kalma bütün çizimlerde Kate vardı. Kate bir koltu
ğa uzanmış okurken. Kate bir caft’&t oturmuş gülerken. Kate atölyemde
sırtüstü yatıp bana poz vererek gözlerini tavana dikmiş halde,
hülyalı hülyalı bakarken.
Kâğıt tomarını masanın üzerine attım, artık öyle eriyip bitmedi
ğimi fark ettim. Kurabiye Kate le olan konuşmamızdan sonra kendimi toplamaya,
eski ben gibi hissetmeye başlamıştım. Belki, Brittanyden dö
nünce Ambrose u eskiden gittiğimiz şu kulüplerden birine gitmeye
bile ikna ederdim. Şöyle şen şakrak bir Fransız fiştik bulurdum. Beni
evine götürsün diye aklını başından alırdım. Ve birkaç lezzetli saat
boyunca bir kadının kollarında teselli bulurdum. En son ne zaman
oldu diye düşündüm... epey olmuştu.
Sacha mıydı? Şeker Hamuru Yoksa Sandra
mı? Adını bile hatırlayamıyordum.
Birden kendimi bomboş hissettim. Işıl ışıl kabarcıklarla köpüren
bir kaynak suyu -hayatta kalmak için ihtiyacım olan su- gibi gelen
bir asırlık gönül eğlenceleri aslında sadece bir seraptan ibaretti. Duygusal
boşluğun çölünde kurumuş bir nehir yatağıydı. Ve artık istediğimin
bu olmadığını biliyordum. Başka bir şeye hasrettim. Sahici,
elle tutulur, kalıcı bir şeye.
