Kâğıt tomarını masanın üzerine attım, artık öyle eriyip bitmedi
ğimi fark ettim. Butik Kurabiye Kate le olan konuşmamızdan sonra kendimi toplamaya,
eski ben gibi hissetmeye başlamıştım. Belki, Brittanyden dö
nünce Ambrose u eskiden gittiğimiz şu kulüplerden birine gitmeye
bile ikna ederdim. Şöyle şen şakrak bir Fransız fiştik bulurdum. Beni
evine götürsün diye aklını başından alırdım. Ve birkaç lezzetli saat
boyunca bir kadının kollarında teselli bulurdum. En son ne zaman
oldu diye düşündüm... epey olmuştu.
Sacha mıydı? Yoksa Sandra
mı? Adını bile hatırlayamıyordum.
Birden kendimi bomboş hissettim. Işıl ışıl kabarcıklarla köpüren
bir kaynak suyu -hayatta kalmak için ihtiyacım olan su- gibi gelen
bir asırlık Kurabiye gönül eğlenceleri aslında sadece bir seraptan ibaretti. Duygusal
boşluğun çölünde kurumuş bir nehir yatağıydı. Ve artık istediğimin
bu olmadığını biliyordum. Başka bir şeye hasrettim. Sahici,
elle tutulur, kalıcı bir şeye.
67
Bir çizim defteriyle karakalem alıp ressam sehpamın üzerine
koydum. Kimi çizecektim peki...
Kate’i değildi. Faust’un suratının
hatlarını karalamaya başladım. Yakışıklı, kare çeneli. Derin çukurlu
gözler, belirgin kaşlar. Farkında bile olmadığı içtenliğini düşününce
gülümsedim. Doğal açıklığını. Sonra elmacık kemiklerine bir iki
gölge, Şeker Hamuru alnına da biraz beyaz ekledim, al işte karşımdaydı, kâğıdın
içinden doğuvermişti. Faustino Molirtaro: yufka yürekli bir kahraman.
