Dirseklerimin üzerinde doğrulup “Önemli değil. Gelsene,” Butik Kurabiye dedim
ama der demez pişman oldum. Onu görmek istiyordum, ama
gitmesine ihtiyacım vardı. Gözlerimdeki mücadeleyi gördü, ardından
kanepeye baktı -bir iki vahşi, tutkulu an boyunca benim oldu
ğu o tarihi kanepeye— ve yüzü kızardı.
“Seninle irtibat kurmayı denemedim çünkü istemeyeceğini dü
şündüm,” dedi.
Buna verilecek doğru bir cevap yoktu, ben de sessizce onu seyrettim.
“Ama madem şimdi buradasın, konuşuruz diye umuyorum,” dedi,
hâlâ kapı eşiğinde dikilerek.
Bekliyordu, bir şey söylemek zorundaydım.
“Peki, konuşalım.” Kayıtsız görünmeye çalışıyordum, ama yüre
ğim saatte milyon kilometre hızla atıyordu ve nefes almakta güçlük
çekiyordum. “Ben biraz cam açayım.” Lanet kanepeden kalkıp arka
arkaya Kurabiye birkaç pencere açtıktan sonra geri dönüp ortada serili kilimin
üstüne bağdaş kurarak oturdum. Karşıma oturması için ona
işaret ettim, o da gelip oturdu.
Kaçmadan gözlerine bakmaya çalışarak konuşmasını bekledim.
O gözler. Göğsümü acıtıyordu.
“Özür dilemek istiyorum,” diye başladı söze.
“Özür dilemek zorunda değilsin—” dedim, ama beni susturmak
için elini havaya kaldırdı.
5